5 Mayıs 2011 Perşembe

Suriye'den İlk "Mülteci" Grubu Geldi: Türkiye Ne Kadar Hazır?


Ceren Mutuş
USAK

Suriye’de her geçen gün şiddetini artıran çatışmalar ve son olarak ‘Öfke Günü’ olarak adlandırılan Cuma günü yaşanan rejim karşıtı gösterilerde ülke genelinde 62 kişinin hayatını kaybetmesi, bilhassa Türkiye sınırındaki köylerde yaşayan Suriyelileri evlerini terk etmeye zorluyor. 29 Nisan 2011 Cuma günü akşam saatlerinde, 252 kişilik Suriyeli bir grubun Hatay’ın Yayladağı sınırındaki tel örgüyü aşarak Türk topraklarına girmesi ve akabinde sığınma talebinde bulunmaları “Bir mülteci krizi ile karşı karşıya mıyız?” sorusunu akıllara getirdi. Ülkelerindeki çatışma ortamından kaçıp Türkiye’den koruma talebinde bulunan bu sivilleri önümüzdeki günlerde nelerin beklediğini daha iyi anlayabilmek için öncelikle Türkiye’nin ‘mülteci/sığınmacı olgusuna’ nasıl yaklaştığını anlamakta fayda var.

Bilindiği üzere Türkiye, coğrafi konumu itibariyle, yakın çevresindeki siyasi ve ekonomik anlamda istikrarsız ülkelerden yoğun yasadışı göç ve mülteci akımına maruz kalan ülkelerin başında gelmektedir. Bilhassa son yıllarda Orta Doğu ve Afrika coğrafyasında güçlenen silahlı çatışma olgusu, Türkiye’ye yönelen ilticanın temel itici faktörlerinden birini oluşturmaktadır. 2000’li yıllara kadar kaynak ve transit ülke olma niteliği ağır basan Türkiye, AB reform sürecinin de katkısıyla gerek siyasi, gerek ekonomik, gerekse sosyo-kültürel anlamda köklü bir dönüşüm geçirmiş, bir çekim merkezi halini almış ve günümüzde hedef ülke olma özelliği giderek ön plana çıkmıştır. İstatistiki veriler özelinde bakıldığında, Türkiye’ye, 1995-2010 yılları arasında toplam 72.021 iltica (sığınma) başvurusu yapılmıştır.

Avrupa Birliği ile üyelik müzakerelerini yürüten bir ülke olarak Türkiye, diğer tüm alanlarda olduğu gibi 24. Başlık olan Adalet, Özgürlük ve Güvenlik alanında da mevzuatını ve uygulamalarını AB müktesebatı ile uyumlu hale getirme sorumluluğu altına girmiştir. Bu başlığın temel ilgi alanlarından biri olan yasadışı göç-iltica konusu ise müzakerelerin en çetrefilli geçtiği alanların başında gelmektedir. Türkiye’nin uluslararası standartlara uygun kapsamlı bir göç-iltica mevzuatına sahip olmayışı, öte yandan ülkenin yapısal özelliklerine ve potansiyeline uygun dengeli bir iltica stratejisinin geliştirilmemiş olması, günümüze kadar çok sayıda insan hakkı ihlallerinin yaşanmasına yol açtığı gibi aynı zamanda Türkiye’nin yoğun bir uluslararası kamuoyu baskısına maruz kalmasına neden olmuştur.

Türkiye'de Mülteci/Sığınmacı Ayrımı: Coğrafi Çekincenin Getirdiği Yorum Farklılığı

Son yaşanan olay ile de irtibatlı olması açısından, Türkiye’nin orta vadede çözüm bulması gereken sorunların başında “coğrafi çekince” kaydı gelmektedir. Zira hatırlanacağı üzere, Türkiye, 1951 tarihli Mültecilerin Hukuki Statüsüne İlişkin Sözleşmeye ve aynı zamanda 1967 tarihli Protokole taraf olmasına karşın, coğrafi çekincesini muhafaza etmiştir. 1988 ve 1991 yıllarında tecrübe ettiği büyük mülteci akını karşısında bu koruma tedbirine başvurduğunu açıklayan Türkiye, Sözleşmede sayılan nedenlerden ötürü sadece Avrupa kıtasından gelen kişilere mülteci (refugee) statüsü tanıyabileceğini, diğer coğrafyalardan sınırlarına gelenlere ise ancak geçici koruma sağlayabileceğini kayda geçirmiştir. O nedenledir ki, Türkiye, sığınma başvurusunu kabul ettiği Avrupalı olmayan üçüncü ülke vatandaşlarına, mülteci statüsü vermemekte, sığınmacı (asylum seeker) statüsü tanıyarak geçici oturma izni vermektedir.

Fakat aynı zamanda Türkiye, uluslararası yükümlülüklerine uygun şekilde “ülkesine geri gönderilmesi halinde zulme uğrama riski altında bulunan kişileri geri göndermeme" olarak bilinen Geri Göndermeme (Non-Refoulment) İlkesini de kabul etmiştir. İltica hukukunun temelini oluşturan bu ilke, bireylerin yaşam hakkının korunmasını, onların işkence, kötü muamele, insanlık dışı muameleye maruz kalmalarını engellemeyi amaçlamaktadır. Uluslararası örf ve adet hukukunun bir kuralı olarak Geri Göndermeme İlkesi 1951 Sözleşmesine taraf olsun veya olmasın tüm devletler bakımından bağlayıcıdır.

2005 tarihli Ulusal Eylem Planı’nda da belirtildiği üzere, Türkiye’nin coğrafi çekincesini kaldırması beklenmektedir. Coğrafi çekincesini kaldırmasını AB üyelik müzakerelerinin seyrine bağlayan Türkiye, i) Doğrudan bir mülteci akımını teşvik etmeyecek şekilde bir alt yapı değişikliğinin gerçekleştirilmesi ve ii) AB ülkelerinin külfet paylaşımı konusunda daha fazla hassasiyet göstermeleri koşuluyla önerisini 2012 yılında TBMM’ye sevk edebileceğini açıklamıştır.

Suriyeli Grubun Statüsü ve Hakları

Olayımız özelinde bakıldığında, Suriye’den Türk topraklarına gelen ilk “mülteci” grubu şu an itibariyle işlemleri tamamlanıncaya kadar geçici korumadan faydalanmaktadırlar. İltica sebepleri 1951 Sözleşmesine ve Türk iltica mevzuatının temel direği olan 1994 Yönetmeliğine uygun bulunduğu takdirde kendilerine sığınmacı statüsü tanınacak ve BM Mülteciler Yüksek Komiserliği ile işbirliği içerisinde 3. bir güvenli ülkeye yerleştirilinceye kadar Türkiye’de ikamet edebileceklerdir.

Genel olarak Türkiye’deki iltica prosedürü incelendiğinde şu detaylar göze çarpmaktadır. 1994 Yönetmeliği, sığınma başvurusunu karara bağlayacak makam olarak İçişleri Bakanlığını göstermektedir. Bakanlık uygun gördüğü hallerde karar verme yetkisini Valiliklere de devredebilmektedir. Bakanlıktan bir talimat gelinceye kadar bu kimselerin uygun görülecek misafirhanelerde barındırılmaları öngörülmektedir. Ayrıca başvuru sahiplerine altı ay resen ikamet izni verilerek ikamet tezkeresi düzenlenmektedir. Yönetmeliğe göre, sığınmaya ilişkin başvurusu reddedilen yabancılar bu karara karşı 15 gün içerisinde Valiliklere itiraz edebileceklerdir. İtiraz, ilgili belgelerle İçişleri Bakanlığı’na gönderilecek ve talep en kısa sürede karara bağlanacaktır. Kararın akabinde izlenecek idari işleme (ülkeyi terk etmesini öngören talimat) karşı ise yabancı, kendisine talimatın tebliğ edildiği tarihten itibaren 60 gün içerisinde idari yargıya başvurabilecektir. Ayrıca AİHM yolu da açık tutulmuştur.

Türkiye’deki başvuru sahiplerine, sığınmacılara ve mültecilere tanınan haklara ve uygulamalara bakıldığında ise şu hususlar dikkatleri çekmektedir. Bu kimselere, yerel yönetimler, sivil toplum örgütleri tarafından kendi hayatlarını idame ettirene kadar yardımlar yapılmaktadır. Sağlık yardımları özelinde, bu kimselerin sağlık giderlerini kendi imkanlarıyla sağlamaları esas olarak kabul edilmiştir. Ancak 57 sayılı Uygulama Talimatı uyarınca, kendi imkanlarıyla veya BMMYK tarafından sağlık giderlerini sağlayamayanlara imkanları ölçüsünde devletin yardım etmesi öngörülmektedir. Çalışma izinleri konusunda 4817 sayılı Yabancıların Çalışma İzinleri Hakkındaki Kanun hükümleri devreye girmektedir. Buna göre, Türkiye’deki statüsüne bakılmaksızın kendisine altı aylık ikamet tezkeresi düzenlenmiş kimseler, çalışmaya ilişkin gerekli şartlara sahip olmaları durumunda çalışma izin başvurusunda bulunabileceklerdir. Yabancıların çalışma izni almaları konusunda teşvik edilmelerinin esas nedeni, kendi ayakları üzerinde durmalarını ve ülke ekonomisine katkı yapmalarını sağlamaktır. Eğitim hizmetleri ile ilgili olarak, Anayasanın da ilköğretimi zorunlu addetmesinden hareketle, statüsüne bakılmaksızın 06-14 yaş arasındaki çocukların eğitim ve öğretime tabi tutulmaları öngörülmüştür. İlköğretim dışında ise, yetişkin başvuru sahiplerinin, mültecilerin ve sığınmacıların Belediye, Milli Eğitim vb. kuruluşlar tarafından düzenlenen Türkçe ve meslek ve beceri edindirme kurslarına katılmaları teşvik edilmektedir.

Sonuç itibariyle, her ne kadar yukarıda açıklanmaya çalışılan prosedürel ve hukuki garantiler ilk bakışta makul gibi görünse de uygulamadaki tutarsızlıklar bir kısırdöngüyü beraberinde getirmektedir. Günümüz itibariyle ülkede 10 binin altında sığınmacı bulunmasına karşın, mevcut hukuki ve idari yapı, çok sayıda sığınmacıyı taşıyacak düzeyin çok gerisindedir. Ulusal Eylem Planı’na göre, 2012 yılına kadar bir “İltica Yasa Tasarısı” ve “Yabancılar Yasa Tasarısı” hazırlanarak TBMM’ye sunulacaktır.

Öte yandan Türkiye’nin, önemli bir çekim merkezi olarak son yıllarda yoğun bir iltica akımına maruz kaldığı bir gerçektir. Bugüne kadar coğrafi çekince vasıtasıyla mülteci olgusunu büyük ölçüde göz ardı etmiş olan Türkiye’nin, günün gerçeklerine ve ihtiyaçlarına uygun olarak yeni bir iltica stratejisi geliştirmesi ve mevzuatını uluslararası standartalara uygun hale getirmesi kaçınılmazdır. Bu noktada önemli olan coğrafi çekince kaldırılıncaya kadar sağlam bir hukuki ve idari alt yapı inşa edebilmek ve diğer ülkeleri iltica konusunda işbirliği yapmaya ikna edebilmektir. Bilhassa iltica olgusunu ortaya çıkaran faktörlerin kaynağında çözülmesi ve külfet paylaşımı konusunda gerekli desteğin alınması oldukça önemlidir.

http://www.usak.org.tr/haber.asp?id=720